English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

İletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2015 Pazar

Başarının %99'u Başarısızlıktır!




Bugün Twitter'da tiwtlere göz atarken aklıma bir söz geldi. Başarı.. Başarıya ulaşmak için yapılması gerekenler. Denemek.. Bitmek bilmeyen bir istekle amaca giden yolda bitip tükenmeden denemeye ve yanılmaya devam etmek... Hepimiz biliyoruz ki bir çok girişimci ve bir çok yatırımcı bugün yüksek ciro miktarlarına ulaşan markalarını tek atışta yakalamadı. Daha önce bir çoğunun başarısız girişim örnekleri var. Ancak bu durum onları yıldırmadı ve denemeye devam ettiler.. Ne zamana kadar mı? Tabiiki başarıyı elde edinceye kadar!

Thomas Edison'un ampülü bulması da aynı şekilde birden bire ve beklemeden gerçekleşmedi.. Yıllar süren deneyler. Ayırdığı zaman, ölçümlemeler ve bir çoğu... Thomas Edison büyük bir bilim adamıdır. Kendinden sonrası için bambaşka bir neslin yetişmesine katkıda bulunmuştur. Bugün ellerimizde akıllı telefonlar ve önümüzde bilgisayarlarımızla bir tıkla Dünya'nın diğer tarafına bir yazı gönderebiliyorsak şüphesiz bunda katkısı olan pek çok isim var.. Birkaçı: Elektrik atomunu bilimsel anlamda ilk inceleyen kişi William Gilbert’dir. Gilbert on altıncı yüzyılın sonlarında statik elektrikle manyetizma arasındaki ilişkiyi bilimsel yöntemler kullanarak araştırmıştır. Ayrıca elektrik yüklerini pozitif ve negatif olarak isimlendiren kişi de Gilbert’tir. Gilbert'i belki pek çoğumuz bilmez. Ama fitili ateşleyen kişidir.


1800’lü yılların başında Volta, pilleri icat etti. Davy iki farklı yükteki kömür akımını kullanarak elektriği ısı enerjisine dönüştürdü. Christian Orsted, içinden elektrik geçen bir iğneden hareket gözlemledi ve elektriğin manyetik alan oluşturduğunu keşfetti. Bu isimlerle alakalı internette pek çok belgesel ve araştırma mevcut merak edenler için. İzlerken hiç sıkılmıyorsunuz. Aksine sizi bağlıyor ve bir anda o dönemlere gidiyorsunuz. Animasyon şeklinde canlandırmaları da gerçekten çok yerinde olmuş. Çocuğunuzla dahi seyredebilirsiniz.

Elektriğin günlük hayatta kullanılması ise 1800’lü yılların sonlarına doğru gerçekleşti. Theoplinne Gramme elektrik yüklerinin kablolar yoluyla bir yerden başka bir yere taşınacağınıkeşfetti. Edison 1881 yılında ABD’de ilk elektrik üretim tesisini kurdu. Böylece evlerde ve sanayide elektrik kullanılmaya başlandı. Elektriğin bulunmasıyla aydınlatma lambaları da icat edildi ve böylece insanlar kandiller veya fenerler kullanarak yapılan aydınlatmayı terk etmeye başladı. Bu noktada yukarıda saydığımız tüm isimlere teşekkürü borç biliriz. Eğer şuanda Dünya'nın durumunu görselerdi. Bir anlık bir bilgi kıvılcımının nasıl büyük bir yangına dönüştüğünü ve diğer insanlara ışık tuttuklarını görebilirlerdi. Bu isimlerin her birine hayranlığım sonsuz. Bu dünyada onların yaptıklarının %1'i kadar bir şeyler başarmak bile beni hayli mutlu etmeye yeterdi...



Başarıdan bahsetmişken; 'Başarının %99'u başarısızlıktır' sözünde anlatılmak istenen başarısızlık, denemektir. Denemek de hata yapma özgürlüğü olmasıyla doğrudan ilişkilidir. Dürüst ve şeffaf olmak, insanlarda güven oluşturmak şüphesiz kendimize olan güvenimizi de yerine getirecektir. Etrafımızdaki insanların hatalarını bulup çıkarmak güzel bir iştir. Ancak bu hataları söyleyüş tarzındaki uslubumuz çok önemlidir. İnsanalrın hata yapmasını kollayan ve bu şekilde onlara kırıcı bir biçimde hatalarını söyleyen biri olmak ciddi derecede antipati oluşturur. Eğer bu hataları nasıl düzeltebileceklerini gösterirseniz, yardımcı olmaya çalışırsanız bu size daima olumlu dönüş yapar. 

Başarı ekip işidir diye düşünürüm hep. Eğer iyi bir ekibiniz varsa, bir sinerji yaratabiliyorsanız, doğru işlerde doğru insanları konumlandırırsanız, bir saatin çarkları gibi uyum içerisinde olursunuz. Bu uyumla birlikte hızlanır ya da yavaşlarsınız. Gerçek şu ki bireysel olmak bu durumu zorlaştıracaktır. Herkesin uzmanlık alanı farklı olduğu gibi, her işi bir başınıza yapmaktan kaçınmalısınız. Bir şirkette her bir birey bir yapbozun parçaları gibi. Doğru resmin çıkması bu yapboz parçalarını doğru bir biçimde yerleştirmeye benziyor. Resim ne kadar büyürse (İş ve işyeri, çalışan sayıs, üretimin boyutu vs) bu yapbozu koordine etmek o kadar zorlaşabiliyor. Bu noktada departmanlar devreye giriyor. Bu departmanlar sorumlu oldukları alanla alakalı üst yönetime bilgi veriyorlar. Üst yönetim bu durum hakkında net bir karar verebilmek için bu raporları değerlendiriyor. Bu örneği başkanlık seçimleri gibi ele alın. Önce mahalleler, sonra caddeler, şehirler, bölgeler ve tamamı... Başarı bir kombinasyondur. Doğru ilerlemeyi gerektirir. Önce bölgelerden başlayamazsınız. Mantıklı olan yavaş ve temkinli ilerlemektir.


Hata yaptıysanız, hatanızı kabullenin. Bir daha yapmamaya gayret edin. Ancak hata yapabilmeniz için durumu daha önceden irdeleyip konu hakkında, duruma benzer problemleri çözün. Tıpkı ÖSS gibi. Nasıl öncesinde onlarca deneme testi yapıyorsak, kendinize durumu deneyebileceğiniz bir örnek hazırlayın ve çözülmeye koyulun. Bunu şirket içinde kriz öncesinde bir hazırlık olarak planlayabilirsiniz. Eğer krizleri fırsatlara dönüştürmez isek, uzun süre varlığımızı sürdüremeyiz. Bir SWOT hazırlamakla işe başlayabilirsiniz. (Önümüzdeki günlerde SWOT analizi hakkında bilgilendirici bir yazı paylaşacağım) Bu sizi geleceğin belirsizliğine karşı stresten korur. Daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Liste yapın, hafifleyin. Liste yapmak ile ilgili yazımı okumak için: http://stratejikmarkayonetimi.blogspot.com.tr/2015/01/hayallerinizi-listeleyin.html

Şirketinizde, çalıştığınız ortamda hataların paylaşılmasına olanak tanımalısınız. Ancak hatalar belirlenir ve ifade edilebilirse çözülmeleri konusunda bir girişimde bulunulabilir. Bu sayede siz, çalışanlarınıza, çalışanlarınız size güveneceksiniz ve bu şüphesiz müşterileriniz için de geçerli. Hataya hoşgörüyle yaklaşın. Ancak durumu ifade eden kişiye, doğru seçeneği sunduktan sonra bekleyin. Müdahale etmeyin. Eğer yine yanlış yaparsa daha sert biçimde uyarın. Hatayı telafi için biraz güven oluşturmalısınız. Eğer hata yaptığında kovulacağını biliyorsa, hata yaptığında istifasını verebilir. Siz problemler istemiyorsunuz, çözümler istiyorsunuz. O halde çözümcü bir tutum sergilemelisiniz.


Artık bir çok şirkette hoşgörü göstermek olmazsa olmaz bir tutum olarak ele alınıyor. Takım çalışmasına yatkın çalışanlarla iletişim kurmak istenmesi bu yüzden. Siz de eminim iş ilanlarında bolca bu kelimeleri duyuyorsunuzdur. ''Takım çalışmasına yatkın'' insanlara ilham verebilen, hataları ölçümleyebilen, kolay pes etmeyen, uzlaşmacı ve etkin biri olmak gibi önemli özellikleri içerir. Bunlar kelime olarak ifade edilmese bile aslında anlatılmak istenen bunlardır. Kolay pes etmemek; Zorluklara karşı ne kadar direnç gösterebileceğinizi ortaya koyar. Uzlaşmacı olmak; Çıkabilecek bir tartışmada ya da anlaşmazlıkta orta yolu bulma konusundaki becerinizi ortaya koyar. Tıpkı bir hakem gibi. İnsanlara ilham verebilmek; Olumlu özelliklerini bulup çıkarabilmek. Etkin biri olmak ise; Kendine güveni tam, iletişim becerileri kuvvetli olmak ve Hataları ölçümleyebilmek ise; Yapılan yanlış işlemleri analitik olarak veriye dönüştürebilmek bu verilerden yola çıkılarak bu hatayı telafi etmeye yönelik çalışmaları kapsar. Bütün bunlar sizden beklenir elbet, ancak bu şekilde uzun uzadıya açıklanmaz...

Başarı; göze almaktır. Başarılı olmak, başarısız olmayı da göze almaktır. Buna risk almak da diyebiliriz. Borsacılar risk der. Bazıları denemek, bazıları ise kaybetmek. Ne olursa olsun bir atmaca gibi hedefinize dönük olmalısınız. Hedefinizi incelemelisiniz. Hazırlık yapmadan girişmeyin! Bekleyin, bekleyin ve doğru zamanı kollayın. Tıpkı yukarıda bahsettiğimiz ÖSS testleri gibi. Kendinizi denemeden yola çıkmayın...

İnsan yönetmek, hata yapmadan öğrenilebilecek bir beceri değildir. Bu bir gitar çalmaya ya da bir işletim sistemini öğrenmeye benzemez. İnsanalr değişkendir. En önemlisi siz de değişirsiniz. Her gün farklı hissedebilirsiniz. Ki onlar da her gün aynı performansı gösteremiyebilirler. Önemli olan bu kombinasyonları doğru belirlemektir. Her farklı kombinasyonun olma olasılığını, sonuçlarını, işleyişini düşünürsünüz. Bağımlı ve bağımsız değişkenleri belirlersiniz. Bu biraz kulağa matematin problemi gibi geliyor olabilir. Belki biraz öyle. Sonuçta siz şirket yönetiyorsunuz, ya da bir takım... Matematik zekası, sözel beceri, biraz müzik, biraz zaman, biraz ilgi ve çalışmak... Başaramayacağınız bir şey yok. Sadece isteyin.

Her şeyi deneyerek öğrenemeyebiliriz bazen. Ki böyle durumlarda bizden önce denemiş, yanılmış, öğrenmiş ve başarmış insanların deneyimlerinden faydalanabiliriz. Bu öğrenmek adına seçilebilecek en akılcı yollardan biridir. Gerçek deneyimlerden ilham alın. Başarı hikayeleri okuyun. Bol bol biyografiye göz atın. Sıkılmazsınız. Size ilham verecektir. Başkalarından bir şeyler öğrenmek konusunda sabırlı ve şaffaf davranmalısınız. Eğer karşınızdaki kişi yaşça sizden büyük, deneyimleriyle size ışık tutabilecek biriyse konuşmaktan çekinmeyin.. Ne de olsa siz de yaşlanacaksınız. Kim bilir belki de sizin de kapınızı sizin gibi biri çalacak ve deneyimlerinizden yararlanmak isteyecektir. Empati kurmayı ihmal etmeyin. Hata yapmaktan çekinmeyin. Mükemmeliyetçilik sizi yiyip bitirmesin. Sakin ve kararlı olun.

Michael Jordan’ın “Failure” isimli Nike reklâmında “Defalarca yenildim, bu yüzden başardım.” dediği gibi ancak hata yaptıktan, kaybettikten, yenildikten sonra başarıyı yakalamak mümkün oluyor. 

Aslında şöyle bir düşününce çocukların her şeyi ne kadar da hızlı ve kolaylıkla öğrendiğine şahit olmuşuzdur. Çocukların sosyalleşip, cesaretlerinin kırılmaya başlamasından önceki yaşlarında hızlı öğrenmelerinin en önemli sebebi hata yapmaktan korkmamalarıdır. Çocuklarda ne hata yapmaktan korkma ne de hatadan utanma vardır. Bu davranış onları inanılmaz bağımsız, cesur ve yaratıcı  kılar. Büyüdükçe sosyal kaygılarımız , statü endişemiz artar ve “karizmayı çizdirmekten” eleştirilmekten  korkar oluruz. (Alain de Botton)
IBM’in kurucusu Tom Watson, IBM’i kurduğu ilk yıllarda, “başarılı çalışmalara imza atmak için yapılan hata oranını ikiye katlamak gerektiğini” söylemişti. Watson’nun kendisine bağlı bir yöneticisinin, on milyon dolara mal olan bir hatası karşısında “Hata yapan yöneticimi işten atacak kadar zengin değilim. Her hata bir tecrübedir. Biz de bu kez on milyon dolarlık bir ders aldık.” demiştir.

Eğer şirket içinde hatayı hoş görmez isek, herkes işi kendi bildiği gibi çabuk ve bildik yoldan yapmaya çalışır. Kimse yeni bir yol denemeye cesaret edemez. Kimsenin inisiyatif kullanmadığı şirketlerde ise  “Evet, efendim.” diyen çalışanlar çoğalmaya başlar. Öğrenen ve birlikte hareket eden bir şirket kültürü yerine “itaat kültürü” oluşmaya başlar. Başarıya olanak tanıyın. Başarıya ödül, başarısızlığa ceza fikrinden uzaklaşmalısınız. Bu içinde bulunduğumuz zamane ters düşen bir anlayış şeklidir. Doğru bir sistem kurmak için suçlu-arama kültürünü (blame culture) ortadan kaldırmalıyız. Bir şirkette kimin suçlu olduğu önemsizdir. Bir hata yapılmışsa o hatanın bir daha yapılmamasını sağlamak gerekir. Suçluyu cezalandırmak işe yaramayabilir. Her hatada bir suçlu aramak sadece çalışanlar arası mesafeyi açmakla kalmaz kimsenin risk ve sorumluluk almayacağı bir şirket ortamı yaratır. Bu durumda yapılması gereken, kişilere risk alma sorumluluğu vermek ve başarı konusunda desteklemektir. Onlara ilham vermelisiniz. Yapılan hataların neden ve nasıl oluştuğunu analiz etmeliyiz (Root-cause analysis). Bunların bir daha tekrarlanmaması için, hataya neden olan temel sebebi ortadan kaldırmalıyız ve ilgili iş sürecini yeniden tasarlamalıyız. 

Silikon Vadisi’nde “Başarısızlık burada hoşgörüyle karşılanır.” denir. Dünyanın en inovatif insanlarından birisi olan Bill Gates, Da Vinci’den ilham alarak, “Yaratıcı ruhunun temelinde, her şeyi denemek güdüsü ve merakı” olduğunu söyler.

3M firmasında Post-it‘ler bir hata sonucu bulunmuştur. Çok güçlü bir yapışkan icat edilmek istenirken tam aksine en zayıf yapıştırıcı icat edilmiştir. 3M şirketi, eğer ArGe ekibini hatasından dolayı cezalandırsaydı bugün 3M firmasını dünyanın en büyük şirketlerinden biri yapan Post-it hayatımızda olmayacaktı.



Başarı tanımlanabilir bir olguysa herkes kendi açısından bakıp, ''Benim için başarı şudur'' diyebilir. Herkese göre değişen başarı; Bir anneye göre çocuğunu doğru yetiştirmek, bir iş adamına göre terfi almak, belki bir çöpçüye göre sokağı doğru ve eksiksiz süpürmek olabilir. Ne olursa olsun başarıyı isteyin. Başarıyı çağırın. Risk almaktan korkmayın. Başarısızlıklarınızı ise o işi 'nasıl yapmamanız' gerektiği konusunda size bilgi veren birer araç gibi görün. Gerçekten başarı bir bakış açısıdır. Başarı bir girişimdir. Her şeyden önce bir yerden başlamaktır. Harekete geçmelisiniz. Koşmaya başlamadan, kazanıp kazanmayacağınıza dair kesin bir şey söylemek mümkün olmayacaktır. 

Hepinize başarılar giliyorum. Yazılarıma göstermiş olduğunuz ilgi için minnettarım. 
Eda Demirden

31 Ocak 2015 Cumartesi

Kendimizi İfade Etmekte Neden Zorlanıyoruz?



Bir çoğumuz bazen kendimizi ifade etme konusunda sıkıntı yaşayabiliyoruz. Ne hissettiğimizi tam manasıyla kelimelere dökmek bazen zor bir durum olabiliyor. Bir çok zaman ise karşımızdaki kişiyi ve onun hislerini düşünmeden 'olmaması gereken' ifadeler ile 'söylenmemesi gereken' şeyler söyleyebiliyoruz. Peki nedir bunun sebebi? Neden bu duruma düşüyoruz?
Öncelikle bu durumun bir çok sebebi olduğunu belirtmeliyiz. En büyük sebebi ise kendimizi 1. planda düşünüp, karşımızdaki kişiye kendimizden daha az değer vermemiz gelmektedir. Bir çoğumuz tanıdığımız kişiler tarafından yeni tanıştırıldığımız kişilerin isimlerini unutma problemi yaşıyoruz. Hatta bu öyle bir sorun halini alıyor ki, ismini kullanmadan cümleler kullanmaya çalışıyor, kendi açımızdan ayıbımızı örtmeye çalışıyoruz. Bazen de durum daha da vahim hale gelebiliyor çünkü karşımızdaki kişi ismimizi söylüyor. Biz ise hatırlayamıyoruz... Bu noktada sohbetin başlangıcından itibaren 1 saat geçmiş olduğunu farkediyoruz.. Evet. Artık karşımızdaki kişiye ismini sormak daha sevimsiz bir hale geliyor. Pek azımızın bu durumu 'hiç yaşamadığını' söyleyebiliriz. Peki nedir bu insanların sırrı? Nasıl isim hafızaları bu kadar güçlü olabiliyor? İşte bu noktada yine kendimizi karşımızdaki klişiden daha fazla önemsediğimiz için, dikkat dağınıklığı yaşadığımızı söyleyebiliriz. Belki bu yazıyı okurken bazılarımız 'Ben böyle hissetmiyorum' diye düşünebilir. O anda belki de saçımızın, makyajımızın ya da erkekler için takım elbisemizin ya da gömleğimizin nasıl durduğunu düşünüyor olabiliriz. Hatta birden fazla kişiyle muhattap oluyor bile olabiliriz. Kişi sayısının artmasıyla durumun daha da içinden çıkılmaz bir durum halini aldığı söylenebilir.

İsim hatırlama konusunda bir çok profösörün altını çizerek özellikle pazarlama derslerinde anlattığı bir taktik paylaşmak istiyorum sizlerle. Ki bu taktik büyük olasılıkla işe yarar niteliktedir. Öncelikle ilk tanıştığınız kişiye bakın. Öylesine bakmaktan bahsetmiyoruz. Saç rengine, yüzündeki önemli ve farklı noktalara odaklanın. Örneğin bir beni mi var? Ya da sakalı mı var? Veyahutta saçları uzun mu kısa mı? Bütün bunları kafanızda bir yere oturtun. Sonra ise tanıştırıldığınız anda arkadaşınız ismini söylerken örneğin: ''Merhaba Ayşe, bu arkadaşım Eda, hani sana bahsetmiştim...'' dedi. Ayşe'nin elini sıkarken ismini tekrarlayın: ''Merhaba Ayşe, ben Eda arkadaşım Yasemin senden bahsetmişti. Nasılsın?'' bu taktikte en önemli nokta karşınızdaki kişinin ismini tekrarlamaktır. Ayşenin saçları kıvırcık, kahverengi, gözleri ela mı? Aklınızda Ayşe ismini bu şekilde konumlandırın. Diğer isimlerden ayrıştırın. Mümkünse ilk gün iletişim esnasında sık sık ismini kullanın. Örneğin: ''Eee Ayşe nasılsın okul nasıl gidiyor?'' ''Ayşe bir şey içmek ister misin ben bir soda alacağım..'' gibi. Bu sizin o kişinin ismini unutmanızı zorlaştıracaktır. 

Kendimizi ifade etme konusuna değinmişken diğer önemli sebebine gelelim. Bildiğimiz her bilgiyi paylaşma konusundaki sabırsızlığımız... 'Ben çok şey biliyorum' düşüncesiyle, kendimizi beğenmiş bir havaya bürünüyoruz. Bu da karşımızdaki kişilerce olumsuz algılanıyor. Unutmamalıyız ki, çok bilmek edebi, edep ise susmayı gerektirir. Bir çok bilim adamı çoğunlukla sessizdir, amaçlarına odaklıdır. Gereksiz muhabbetlere girmez. Bizler de böyle olmalıyız. Çok konuşmak, çok bilmek demek değildir. Bu noktayı kavramak, iletişimin önemli bir kısmını kavramak demektir. Hatta bir çok kişi dinlemektense, konuşmayı daha önemli bir noktaya koyar. Bu da yanlıştır. Dinlemezseniz öğrenemezsiniz. Şunu bilmelisiniz ki; Belki karşınızdaki bir kaç üniversite mezunu, çok bilgili, tecrübeli birisi olmayabilir. Ama zeki insanlar herkesten, herşeyden bir şeyler öğrenebilen kimselerdir. 
Bazı kişilerde cümlelerinin içine bolca teknik terim ya da ingilizce sözcük sıkıştırarak konuşurlar. Bu bilgi sanki kendilerini daha değerli hale getirecekmiş edasıyla konuşmaya devam ettiklerine tanık olursunuz. Kendilerini üstün sanırlar ancak anlaşılmaz olabildiklerini hiç düşünmezler. Antipatik olabileceklerini düşünmedikleri gibi, karşılarındaki kişileri de bu kelimeleri bilmeye zorlarlar. Ki bu noktada şunu da söylemek gerekir ki, herkesin uzmanlık alanı farklıdır. Herkes aynı terimleri kullanmak, hatta ve hatta bu terimleri ezbere bilmek durumunda değildir. Siz Arapça biliyor olabilrisiniz. Karşınızdaki kişinin bunu bilmediğini düşünerek, bu cümleleri kullanmayabilirsiniz. Bu erdemdir. Bu karşınızdaki kişiye değer vermek, onun kendisini kötü hissetmesini istememektir. Düşüncedir. Buna dikkat etmek sizi iyi iletişim kurmaya götürür. Bir çok kişi sizinle konuşmak için can atar. Kolay arkadaş edinmenin önemli unsurlarından biridir.

Bir başka sebebi ise; Mantığa olan inanılmaz inançtır. Bazıları mantıksız olan hiçbir konuda konuşmak istemezler. Bu konularda konuşmanın zaman kaybı olduğuna inanırlar. Karşısındaki kişiyi yargılarlar. Her söylediğini bir mantık silsilesi içinde değerlendirirken, karşılarındaki kişinin duygularını önemsemez hale gelirler. Herkes her zaman mantıklı konuşmak zorunda değildir. Bazen arkadaşlarımızla günlük konular hakkında konuşmak, bazen saçmalamakta gereklidir. Hayatı bu şekilde bir iş görüşmesindeymiş edasıyla yaşamak, hayatı ertelemektir. Bu da bir süre sonra bıkkınlığa götürür. Hayatı o kadar da ciddiye almayın. O andan mutlu olmaya ve zevk almaya çalışın. Arkadaşlarınızı da mantıklı konuşmadıkları için yargılamaktan kaçının. Herkes her zaman sizin beklediğiniz modda olmak zorunda değildir. Anlayış gösterin. Anlayış büyük bir erdemdir.
Değer verdiğiniz şey; Samimiyet ve erdem olmalıdır. Düşüncelerinizi anlatmaya odaklanmalısınız. Kendinizi büyük görmek, yalnızca antipati toplar. Siz kendinize değer verin ancak bunu insanların gözünün içine sokmayın. Bırakın onlar size o değeri versinler. Bu unsur iletişimin temelidir. 'Alçakgönüllülük' yukarıda saydığımız erdemlerin içinde en önemlisidir. Kendini övmek, iş görüşmelerinde dahi sempati yaratmaz. Bırakın CV'niz konuşsun. Zaten cevaplanması gereken sorular size yöneltilecektir. İkili ilişkilerde de bu böyledir. Biraz merak ilişkiyi daima canlı tutacaktır. Her bilgiyi saniye saniyesine vermek ilişkileri yorar. Bir süre sonra bıkkınlık halini yaratır. Sakin ve yavaş olun. Düzenli ve sistematik davranın. Gerisi kendliğinden gelecektir. 
''Çok iyi bıildiğim bir konu ve karşımdaki insan benim dediklerimi eleştiriyor, sanki bir şey bilmiyor muşum gibi beni yargılıyor...'' bu yakarış size de tanıdık geliyor mu? Bir çoğumuz bazen bunu kendi kendimize söylüyor, karşımızdaki kişinin konuşmalarından rahatsızlık duyuyoruz. Çözüm ne mi? Çözüm aslında basit. Durun. Dinleyin... Bırakın konuşsun, anlatsın, bildiklerini söylesin. Eğer size kesinlikle hak vermiyorsa konuşmalarınızı bir noktada kanıtlayın. Örneğin: ''X kitabında bu konudan bahsediyordu. Y zamanında okumuştum.'' deyin. Karşınızdaki kişi o konuya yine de sizinle aynı fikri savunmuyorsa. Aynı noktada buluşamayacağınıza artık emin olduğunuz noktada bırakın. Bırakın, o kişi o şekilde düşünsün. Neden sizin için önemli? Aslında önemli olan şey o kişinin fikrini neden değiştirmek isteyeceğinizdir. Sınav mı yapıyorsunuz? Hayır. Bırakın. Çok basit ve net. Konuşmanın devamında ikiniz için de kırıcı şeyler söylenebilir. Ki hiç bir insanı üzmek ya da kırmak istemeyiz. O kişiyle olan ilişki seviyeniz bu duruma karar versin.
Kevin Hogan, “Bilimsel araştırmalar bir bilim adamı için çok heyecan verici, ancak bir okur için uyku hapı niteliğinde olabilir. Benim işim bütün çalışmaları incelemek ve herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatmaktır. Eğer bir kuantum fizikçisi olsaydım, çocuklar için kuantum fiziği kitabı yazardım. Benim yapmak istediğim zor meseleleri kolay anlaşılabilir hale getirmektir.” der.
Empati yapmalıyız. İlişkilerin neden sürmediğinin, iş yerinde neden huzursuzluk çıktığının, niçin kavga edildiğinin temel sebebi budur. Empatiden ne kadar uzaklaşır ve benmerkezci olursak o kadar yalnızlaşır ve mutsuz oluruz. İnsanların kendilerini doğru aktarabilmeleri için öncelikle karşılarındaki kişiyi iyi anlamaları ve karşısındaki kişi yerine koymaları gerekmektedir. İyi bir iletişim için duygulara önem vermeliyiz. Saygılı olmalıyız. Nerede başlayacağımızı, nerede duracağımızı iyi analiz edebilmeliyiz. 

Kendimizi ifade ederken, karşımızdaki kişi veya kişilerinde kendilerini ifade edebilmelerine olanak tanımak çok önemlidir. Bu yüzden dediğimiz gibi. Dinleyin.. dinleyin.. dinleyin.. Çünkü: ''Dinlemek için 2 kulağımız ve konuşmak için 1 ağızımız vardır.'' 

Herkese kendini doğru ifade edebilecekleri günler diliyorum.
Eda Demirden

18 Aralık 2014 Perşembe

Kurumsal Yöneticilerle, Girişimcileri ayıran 15 Fark


Bugün üniversitemize konuşma yapmak ve sorularımızı cevaplamak için gelen Sn. Halil Erdoğmuş başarılı bir girişimci örneği olarak bu içeriği yazmamda bana ilham verdi. Kendisini kutluyor, ebebek.com ve bebek.com projeleri için başarılarının devamını diliyorum.

Günümüzde kurumsal şirketlerde çalışmak istemeyen kişilerin oldukça azınlıkta olduğunu düşünüyorum. Ki; İyi bir üniversiteden mezunsanız, bilgi birikiminiz kuvvetliyse, insan ilişkilerinde de güçlü iseniz, e kendinize de güveniyorsanız ne duruyorsunuz.. Özel sektörde yükselmek tam size göre. Tamam. Belki riskli, belki krizlere karşı çok daha çabuk etkilenebilirsiniz ama yine de bu riski almaya değer öyle değil mi? Özel sektör cesaret işidir. Herkes başarılı olamaz. Ama bu yolda emek harcanıyorsa, gerçekten ciddi anlamda çalışkan, ekibinizi doğru yöneten, haklıya hakkını veren ve dürüst biriyseniz yükselmeniz içten bile değil.

Bugünkü yazımı; bahsettiğimiz kurumsal yöneticilerle, gerçekten girişimci ruhu taşıyan kişilerin arasındaki farklara yönelik hazırladım. Umarım beğenirsiniz.



Kurumsal Yöneticilerle, Girişimcileri ayıran 15 Fark
  1. Kurumsal şirkette çalışanlar sanal bütçeleri harcarlar. Girişimciler ise gerçek paralara dokunurlar. Kurumsal şirkette çalışanların bir arada gördükleri tek bütçe; maaşlarıdır. Bu ücret dışında kalan ücretler ise sadece kağıt üzerinde ya da bilgisayarda görünür.
  2. Kurumsal şirkette çalışanlar kaybettiklerinde başkalarını rahatça bu işten sorumlu tutabilirler. Kazandıklarında ise nedense bu başarı hep kendilerine aittir. Ancak girişimciler kendi paralarını harcarlar. Dolayısıyla kazansalar da kaybetseler de kendi paraları üzerinden kazanıp kaybederler.
  3. Girişimci riski tek başına üstlenirken, kurumsal yönetici bu riski diğerleriyle paylaşır. Uzun süren toplantıların sonucunda toplu bir karara varılır.
  4. Kurumsal yöneticinin kendi işi olmadığı için arada bir çalışmasına ara verebilir. Ne de olsa maaşlı bir çalışandır. Ancak, girişimci her yapmadığı ve/veya ertelediği iş için kendisi sorumludur. Kendi parasını kaybeder.
  5. Kurumsal yönetici herşeyi prosedürlere göre yapar. Girişimci ise farklı ve inovatif olmalıdır.
  6. Kurumsal yöneticinin her ay maaşı hesabına yatar. Ancak girişimci tüm aldığı risklere göre bazen maddi problemler yaşayabilir.
  7. Kurumsal yönetici: ''Bana ne babamın şirketi mi?'' gibi sorular sorabilirken, girişimci bunları sormaz. Kimseye güvenmemesi gerektiğini bilir.
  8. Kurumsal yönetici hayal kurar, emekliliğini bekler. Ancak girişimci beklemek zorunda değildir.
  9. Kurumsal yönetici kendine benzemeyen herkesle iletişim kurmakta zorluk çekerken girişimci herkesle rahatça iletişim kurar.
  10. Girişimci kuralları yaratır. Kurumsal yönetici kurallara uyar.
  11. Kurumsal yönetici zamanının büyük bir kısmını yöneticilerine ayırarak onları bilgilendirmek zorundadır. Girişimci kendi hesabını sadece kendine tutar.
  12. Girişimci araştırır, yenilik peşinde koşar ve piyasayı yakından takip eder. Girişimci sadece okudukları ve/veya duydukları üzerinden fikir yürütür.
  13. Kurumsal yöneticinin ekibi insan kaynakları tarafından seçilirken, girişimci kendi ekibini kendisi kurma lüksüne sahiptir.
  14. Girişimciler genellikle neşeli insanlardır ancak kurumsal yöneticileri gülerken görmek çok nadirdir.
  15. CEO olsanız dahi, başarılı bir girişimci kadar çok para kazanamazsınız.

26 Eylül 2014 Cuma

Amerika nasıl Amerika oldu?


Prof. Dr Mert UYDACI hocamızın Bütünleşik Pazarlama İletişimi dersinde vermiş olduğu ilk ödev ile başlıyorum.

Amerika nasıl Amerika oldu? ya da başka bir deyişle Amerika nasıl süper güç haline geldi? Bu konuda yazıma başlamadan önce kısa bir tanımla giriş yapmak istiyorum.

Günümüzde, çoğu akademisyen ve gazeteci tarafından belirtildiği üzere sadece Amerika Birleşik Devletleri'nin süper güç olmak için gereken nitelikleri taşıdığı kabul edilmektedir. Fakat diğer bir yandan da Çin Halk Cumhuriyeti yükselen süper güç olarak nitelendirilmekte ve diğer devletler arasında bu güce ulaşabilme potansiyeli en yüksek olan devlet olduğuna geniş kabul görmektedir. Ayrıca Türkiye ve Polonya'nın gelecekte süpergüç olabileceği iddia edilmektedir.



Dikey Mobilite
Bireyler kendilerine daha fazla yatırım yapma olanağı buluyor. Fırsat eşitliği ve adalet süper güç olan ülkelerin olmazsa olmazları arasında gösterilmektedir. Bir zencinin Amerikan Başkanı olabildiği bir ülke burası, tersi örnek mi istiyorsunuz? Hiçbir zaman süper güç olamayacak Hindistan’a bakın...


Protestan Ahlak

Yüz binlerce kızılderiliyi öldüren, ülkelere demokrasi götürmek adına on binlerce insanın hayatını kaybetmesine sebep olan ahlaktan bahsetmiyoruz elbette. Amerikan nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan ve makbul Amerikalıyı tanımlayan WASP (White Anglo-Saxon Protestan) tabirinin protestan bileşeninden bahsediyoruz. Almanlar ve İskandinavlar gibi Amerikalıların da iş ahlakı ve disiplini kendilerini başarıya ulaştırıyor.



Rekabetçi ve Girişimci Ekonomi
Merkezi yapının sınırlı alanlarda müdahil olarak verimsizliği engellerken, federatif yapıların rekabeti her daim körükleyerek verimliliği getirdiği bir ekonomi Amerikan ekonomisi. Amerikalılar, devletlerin şirket yönetemeyeceği gerçeğini yüzyıllar önceden farketmiş dolayısıyla serbest pazar ve girişimciliğe adeta tapıyorlar. Bugün eğer Sovyetler yer ile yeksan olmuşken ABD hala eski gücünü koruyabiliyorsa bu durumun sebebini belki de burada, işin ekonomik yanında aramak lazım gelmektedir.


Federal Devlet ve Demokrasi
ABD, tarihinin hiç bir döneminde merkezden yönetilen, merkezi idarenin etkili olduğu bir devlet olmadı. Polis şefinden savcısına, valisinden hakimine bir çok idari kadronun yerel halk tarafından seçildiği bir ülke burası. Hatta günümüzde Amerika için yapılan en büyük eleştiri merkezi hükumetin gereğinden fazla güçlenmesi ve bu durumun eyaletlerin (devlet) özerkliklerini tehdit eder hale gelmesi. Demokrasiye ise çok fazla değinmeye gerek yok. Amerikalıların toplumsal sözleşmesi demokrasi ve güçler ayrılığı üzerine kurulu. Bu iki öge federalite ile de birleşince “demokratik” olduğunu iddia eden pek çok “cumhuriyet”te görülen “seçimle gelen krallar” bu ülkede söz sahibi olamıyorlar.


Göçmenlerin Ülkesi

İngilizlerden kaçan İrlandalıların, Almanlardan ve Ruslardan kaçan Yahudilerin, Osmanlıdan kaçan Ermenilerin ve daha iyi bir hayat standardı yakalayabilmek için yeni dünyaya kapağı atmak isteyenlerin oluşturduğu bu ülke din, vicdan ve fikir hürriyetinin yaşanabilmesi için çok uygun bir ortam sunuyor. Her ne kadar zaman içinde bazı idealler deformasyona uğrasa da Amerikalılar kendi başarılarının kaynağının sahip oldukları bu ortak miras olduğunun farkında.


Coğrafi Konum

“Polonya’nın en büyük talihsizliği Almanya ve Rusya arasında kalmasıdır” derler. Doğruluk payı oldukça yüksek olan bir önermedir bu. Pek bilinmez ama Polonyalıların 2. Dünya Savaşı’nda ödedikleri diyet belki de Yahudilerinkinden fazladır. Deniz aşırı bir ülke olmanın dünyanın geri kalanındaki sorunlardan izole olmak gibi bir avantajı vardır (bkz. Japonya, İngiltere, Avusturalya). Sizi kolay kolay işgal edemezler ama siz yeterli gücünüz varsa istediğiniz yeri işgal edebilirsiniz. Amerikalılar da bu durumu çok iyi kullanmışlardır.

kaynak: prohayat.com/2011/08/03/amerika-nasil-super-guc-oldu/




Sömürgecilik

Amerika'nın Süper Güç Olmasında Sömürgeciliğin Rolü

Sözü sömürgecilikten açmışken öncelikle sömürgecilik nedir onunla başlamak gerekir. Sömürgecilik, müstemlekecilik veya kolonyalizm genellikle bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılma istemidir.Sömürgeciler genellikle sömürdükleri bölgelerin kaynaklarına el, iş gücüne, pazarlarına el koyar ve aynı zamanda sömürgeleri altındaki halkın sosyo-kültürel, dini değerlerine baskı uygularlar.

 Sömürgecilik terimi aynı zamanda bu sistemi meşrulaştırmak veya yaymak için kullanılan bir dizi inanca da işaret etmektedir, zira Sömürgeciler kendilerinin sömürdükleri insanlardan daha üstün olduklarına inanırlar. Sömürdükleri insanları gelişmemiş toplumlardan seçerler. Dünya bu sömürgecileri, gelişmemiş toplumları refaha kavuşturmak ve gelişmelerinde katkıda bulunmak amacıyla baskı altında tuttukları şeklinde algılar veya algınlanması sağlanır. Bir bakıma iyimserlik havası estirilir.

Tarihte sömürge kurmak, büyük toprak kazanmak, büyük devlet olmak için gerekli sayılmaktaydı.Sömürgecilik bazen dini sebeplere dayanarak da olmuştur..Osmanlı devleti de din faktörüyle yayılmaya çalıştığı zaman başka devletlerle çatışma haline gelmiş ve askeri bakımdan önem kazanmıştır.Bunun için sömürgecilik hareketleri bazen askeri ve stratejik sebeplere de dayanmaktadır. İngiltere’nin 1878 de Kıbrıs’a yerleşmesi gibi. Asık ekonomik ve siyasal faktörler sömürgecilikte rol oynamaktadır.

Avrupa’yı 1890lardan itibaren sömürgeciliğe iten faktör tamamen ekonomiktir.1870lerden sonra endüstrinin gelişmesi başlıca ekonomik faktör olarak görünmektedir. Endüstrinin gelişmesi ortaya bir takım önemli problemler çıkarmaktadır. Endüstri geliştikçe üretim artmıştır, üretim arttıkça endüstri ülkelerinin kendi nüfusları bu üretimi tüketemez olmuşlardır. Bir üretim fazlası ortaya çıkmıştır .Bu üretim fazlasını dağıtacak alanlar aramaya başlamışlardır.

Öte yandan endüstrinin ham madde problemi ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın sınırlı hammadde kaynağı karşısında yeni hammadde sağlayacak topraklar elde etme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. 19 ve 20. yüzyılın başında, sömürgeciliğin en etkili vasıtalardan biri demir yoludur. Demiryolu bilhassa Asya ve Afrika da sömürgeciliğin en gelişmesinde önemli bir vasıtadır. 19. yüzyılda sömürgeciliğin iki aktif alanı Afrika ile Uzak Doğu olmuştur. Orta ve Güney Amerika Amerika Birleşik devletlerinin nüfuzu altına girmiş ise de bu durum Afrika ve Uzak Doğudan farklı olarak doğrudan doğruya bir sömürgecilikten ziyade özel bir münasebet düzeni şeklinde ortaya çıkmıştır.Demir yolları ağını genişleterek kara bölgelerinin içlerine kadar girdiler ve maddi manevi nüfuslarını korudular.




İlk Sömürgecilikte Şirketlerin Rolü

Batı sömürgeciliği başından bu yana kamu-özel girişimin ortaklığıyla yürütülmüştür. Kolomb'un Amerika seyahatlerinin masrafı kısmen İtalyan yatırımcıları tarafından karşılanmıştır.İngiltere, Fransa ve Hollanda sömürgelerde ticari yatırım gerçekleştiren Doğu Hindistan Şirketleri ve Hudson's Bay Şirketine ticari tekel hakkı tanımış ve ticaret sömürgedeki zenginliklerin sömüren Avrupa ülkelerine taşınması şeklinde gerçekleştirilmiştir.


Amerika

Herkesin de bildiği gibi Amerika kıtası Kristof Kolomb tarafından keşfedildi. Ancak keşfettiği yerin yeni bir kıta olduğunu anlayamamış orayı Hindistan adaları sanmıştı. İtalyan denizci Amerigo Vespuçi’nin adı bu yeni kıtaya verildi. Bu kıtanın keşfiyle birlikte Avrupalıların sömürgecilik ve göç hareketlerine maruz kaldı. Öncü devletler ise Portekiz ve İspanya idi. Çok kısa bir süre sonra Meksika, Orta ve Güney Amerika bu devletlerin kolonileri haline geldi. Kanada ve Missisipi nehrini takiben olan bölgede Fransızların sömürgesi oldu. İngilizler ise Kuzey Amerika kıyılarında sömürgeler kurdu. Amerika 18. yüzyılın sonuna kadar Avrupalı sömürgeci devletler tarafından pay edilip idare ediliyordu. Ama Amerika kıtasında 18. yüzyıldan itibaren bağımsızlık hareketleri başladı.



Ve bir video...





Sözleri:



Amerika
Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Amerika harika.
Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Amerika, Amerika...

Ne zaman bir dans olsa idare etmek isterim,
Etrafta tek başınıza döndüğünüzde bile.
Kendinizi biraz kontrol altında bırakın.
Size gerçekten nasıl gittiğini göstereceğim.
Yuvarlak halinde güzel bir dans edeceğiz.
Özgürlük bütün kemanlarda çalacak.
Müzik beyaz saray'dan gelecek,
Ve Mickey fare Paris'in önünde duracak.

Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Amerika harika.
Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Amerika, Amerika...

Bilirim bu hareketler çok faydalıdır.
Kaçan adımlardan sizi koruyacağım.
Ve sonunda kim dans etmek istemezse,
Henüz etmek zorunda olduğunu bilmiyordur.
Yuvarlak halinde güzel bir dans edeceğiz.
Size yolu göstereceğim.
Noel baba Afrika'ya gidecek,
Ve Mickey fare Paris'in önünde duracak.

Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Amerika harika.
Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Amerika, Amerika...

Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Coca-cola, Wonderbra*
Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Amerika, Amerika...

Bu bir aşk şarkısı değil.
Bu bir aşk şarkısı değil.
Anadilimde söylemiyorum.
Hayır, bu bir aşk şarkısı değil.

Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Amerika harika.
Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Amerika, Amerika...

Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Coca-cola, bazen savaş
Hepimiz Amerika'da yaşıyoruz.
Amerika, Amerika...




Etiketler

2015 2016 4 saniye 7 unsur 7p affetmek Agresif stratejiler Ağızdan ağıza pazarlama Algı Algı yönetmek Alışveriş Alışveriş Merkezleri America Amerika Amerika nasıl Amerika oldu? Anadolu Efes analiz Anı yaşamak Apple Araştırma hedefi Araştırma Problemi araştırmak Araştırmanın künyesi Araştırmanın özeti Avusturalya Ayakkabı B2b Bağımlılık Bağlılık Bait bakmak Başak Değerli Başarı başarılı olmak Başarmak Berke Civan Berliner Bilgi bombardımanı Blog blogger BP Bu Tarz Benim Business Bütçe Bütünleşik pazarlama Bütünleşik Pazarlama İletişimi büyük etkiler bırakmak Cam ambalajlar Cam şişe Cem Çınlar CEO cesaret Ciddiyet ve disiplin Coca Cola content content marketing CRM CV çalışma hayatı Çevre Çevre kirliliği Çiçek çerçevesi Çocuk çözüm Çözüm üretmek Dağıtım Yar Doç Dr Selda ENE Daha güzel bir dünya Değer değişim deney Deneyim denge dengeli olmak Depresyon depresyonla başa çıkma Dersler digital dijital Dijital kampanya Dijital pazarlama Dijital pazarlamanın 5 temel taşı diş sağlığı duygu duygusal liderler Dünya Dünyanın en büyük markaları dürtü düşünür düzen Eleştiri Eminönü Empati Erdem Erdemli olmak Esir Eş zamanlı arama motoru Facebook fark fark yaratmak farklı olmak Farklılaşma Fayda Ferrari filickr Fiyat Formüller geçim Geneleneksel iletişim araçları Georgii Frantsevich Gouse Gerilla pazarlama Girişimci Giyim Google görmek Gurmania güçlü olmak Güven Güvenilirlik güzen Halil Erdoğmuş Hayal Hayatı kolaylaştırmak haz Hedef belirlemek Hitmet üreten hizmet Hoşgörü huzur IK Instagram içerik İçerik İçerik Moderatörü içerik pazarlaması ikna iknanın psikolojisi iletişim İletişim İletişim kirliliği ilham İlham İlişkiler imaj inanç indirim indirim yapmak indirimsiz markalar inovasyon İnovatif insan internet ipana İsim İsim hatırlayamama İsmi neydi? İstek istemek iş hayatı İşaret itibar iyilik izlenim jest kampanya kar etmek Karar karar almak Kares AVM karmaşa Kendimizi ifade etmek Kendini beğenmişlik Kevin Hogan kişilik Kitle KONUM KONUM TABANLI PAZARLAMA Konumlandırma Kuramsal Çerçeve Kurumsal yönetici küçük harf Kültür Lacoste Lc Waikiki leader lider LinkedIn Liste Listelemek Makale eleştirisi Maliyet Marka marka bilinirliliği marka değeri marka imajı marka inşası marka kişiliği Marka kültürü Marka Nedir? marka sadakati marka yaratmak Marka yönetimi Markalar markalarda bog kullanımı Marlboro Marmara Üniversitesi maske Medyada yer almanın artan maliyeti Medyanın çeşitlenmesi merak merak etmek Microsoft mimik Motive edici pazarlama msel pazarlama Mutlu olmak mutlu olmanın koşulları Mutlu olmanın yolları muzaffer şerif mücadele Müşteri müşteri ilişkileri Müşteri İlişkileri Müşteri İlişkileri Yönetimi müşteri memnuniyeti müşteri sadakati müşteri şikayetleri müşteriler Nasıl başarılı olunur Nestle Nike olumlu düşünmek Onedio Onel AVM Operasyonel pazarlama Ödev Ödevler ön yargı Önem ÖNERİM Özellikler Para para kazanmak Parekendeci Pazar Pazara uyum Pazarlama Pazarlama Araştırmaları Pazarlama Karması Pazarlama Kirliliği Pazarlama noktaları Pazarlama okuyanlar Pazarlama uzmanı Pazarlamanın P'leri people physical evidance Pinterest Place Plain pack Plastik atıklar PR Prestij Price Proaktif process Product Prof Dr Ahmet Ercan GEGEZ Prof Dr Fatma Müge ARSLAN Prof Dr Mert UYDACI Promotion psikoloji Radyo Rakip Red Bull rekabet Reklam Reklam ajansı Reklam Müziği Reklam önerisi Risk robert bosch Rus Rus kültürü Rusya Rusya pazarı sadakat sadık müşteri sağlık Samsung saniye Satış Satış temsilcisi Saygı Selfie Sembol Sevgi Sınavlar Sigara Simge Simple simülasyon Sistem sorulama sosyal sosyal girişimci Sosyal Medya Sosyal Medya Esiri Sosyal medya kampanyası taslakları Sosyal paylaşım Spor Starbucks Stiletto Strateji Stratejik pazarlama şans şansa inanmak şikayet şikayet yönetimi Şişe Şişeler takit etmek taklitçilik Tarihçe Tarz Tasarım Tatlı tatmin Televizyon Televizyon Reklamları Terim Tick Tock Boom Toptancı TREND tumblr Tutundurma tutundurma karması Tüketici Twitter uslup Ücret Üniversite Ünlü olmak Ürün Ürün çeşitliliği Ürün kalitesi Ürün yönetimi üyeler Vazgeçmek Vestel WOM Word of mouth Y nesli yaşam Yeni medya Yeni ürün geliştirme yeni yıl Yerli malı yorum yorum pazarlama yorumlar yönetici yönetmek Zafer Tanrıçası Zaman Zenginlik Ziyaret Ziyaretçiler