English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

marka değeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marka değeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2016 Salı

Taklitçilik



Birgün sovyet bilim adamı Georgii Frantsevich Gause, ilginç bir deney yapar.


Gause; bir cam kavanoz içine çok sınırlı miktarda yiyecek ile birlikte aynı familyadan ama “farklı türden” iki adet tek hücreli (Protozoa) koydu. Bu canlıların işbirliği içine girdiklerini ve sınırlı yiyeceği paylaştıklarını gözlemledi. Deney sonunda, iki tek hücreli de yaşamaya devam ediyordu.

Daha sonra Gause, cam kavanoza aynı familyadan ve “aynı türden” iki adet tek hücreliyi, yine sınırlı miktarda yiyecekle gözlemlemeye başladı. Canlıların kavanozda birbirlerini yok etmeye çalıştıklarını, savaştıklarını fark etti. Gause, “tek hücrelilerin savaşı” deneyinden 3 olasılıklı çıkarımda bulunuyor:

1- Aynı familyanın iki farklı türünden gelenler, birbirlerinin alanlarını istila edebilir. Aralarındaki sınır kaybolabilir ama her iki canlı türü de yaşamaya devam eder.

2- Aynı familyanın aynı türleri, birbirlerinin alanlarını istila eder. İstila eden tür “dominant” (baskın) olur. Diğeri yok olur.
3- Aynı familyanın iki farklı türünden gelenler, birbirlerinin alanlarını istila etmez. Soğuk Savaş döneminde olan silahlanma yarışı mücadelesinde olduğu gibi “güçler dengesi barışı” oluşur (bistability).
Doğa gösteriyorki, “Yaşayabilmek ve türünü devam ettirebilmek için, rakip türden farklı olmak” gerekiyor. Darwin “Varolmak kavgası, en fazla aynı türden bireyler arasında olacaktır; zira bunlar aynı bölgelerde yaşarlar, aynı tür gıdaya ihtiyaç duyarlar ve aynı tür tehlikelere maruzdurlar” demiştir.

Günümüzde iş hayatında yaşananlar da bunlara paralellik gösteriyor. Pozisyon olarak birbirimize ne kadar yakınsak o kadar fazla rekabet halinde oluyoruz. Rahmi Koç: “Vizyon, eğer aşırıya kaçarsa, İllüzyon olur” sözleriyle taklitçiliği kendi persfektifinden ifade etmiştir.

Konuyu markalar nezdinde ele alırsak markaların farklı olduğu ölçüde bir şansları oldupunu söylememiz yerinde olacaktır.  Farklı olmayan oyun dışı kalır çünkü kurallar gayet sert ve nettir. İş hayatı markalar nezdinde taklitçilik için hukuksal anlamda oldukça ciddi kurallar içermektedir. Her ne kadar farklılaşmanın önemine dikkat çekilse de bir çoğu riske girmek korkusu yaşamaktan çekinir ve taklitçiliğe yönelir. Farklı olanı yapmak yerine zaten doğruluğu ve başarısı kanıtlanmış olanı taklit etmek daha kolaydır.

Elbette daha tecrübeli olan insanlardan aldığımız öğütlere önem vermeliyiz. Ancak insanlar daima ''Peki bu bilginin üzerine ben ne koyabilirim? Bunu daha iyi hale nasıl getirebilirim?'' diye düşünüyor olsa, dünya şüphesiz ki çok daha güzel bir hale bürünürdü. Çünkü hepimiz aslında başkaları ile değil, kendimizle rekabet halindeyiz. Hayat; benim için kendimizi keşfetme sürecidir. Bu süreç içerisinde bir çok yeni bilgi öğrenir, bir çok eski bildiğimiz şeylerin yanlışlığını gözlemleriz. Bu doğal bir süreçtir. Hatalar elbette insanlara mahsus. Hataları; ''Daha kötüsü başıma gelmeden önce bana verilmiş bir ders.'' olarak görürsek, olan kötü olayların bizi daha az etkilemesini sağlayabiliriz. 

Kendileri hata yapmaktan korkan insanların başvurduğu kısa yol olan 'taklitçilik' çoğu zaman hedefe ulaştırır. Evet, toplu bir konuşma yaparken başarısı kanıtlanmış önemli düşünürlerden söylediğiniz bilgiç sözler sizin alkışlanmanıza sebep olabilir. Başarılı şirketlerin izlediği yola benzer bir yol izlemek de öyle... Fakat kendiniz olmayan düşüncelerden bir gün bıkarak kendinize döndüğünüz anda 'ben ne yapıyorum ben aslında şunu istiyorsum. Bu olmak istiyordum ama şu oldum...'' demek de mümkün olabilir. Taklit ederken şunu düşünün: ''Bunun aynısını X zaten yapıyor. Ben de X'in yaptığını yaparsam ben nasıl daha başarılı olacağım? Müşterilerin X yerine beni tercih etmelerinin sebebi ne olacak? Onun müşterileri sonsuz değil ki ben onun kadar başarılı olabileyim?''

Gerçekten anlamlı ve taklit edilmesi güç olan bazı yetkinlikler vardır. İletişim gücü, ikna kabiliyeti, akıcı konuşmak, teorik ve pratik bilgi gibi... Eğer anlamlı ve taklit edilmesi güç yetkinliklere sahipseniz ciddi bir fark yaratmışsınız demektir. Bu durumda yeterince anlamlı bir farklılığınız varsa rekabetten doğal olarak sıyrılırsınız. Markanın sunmuş olduğu her yeni hizmet, her yeni ürün bu düşünceye örnek olabilir. Ancak söz konusu bu rekabet üstünlüğü de belli bir zamana kadar sizi koruyacaktır. Çünkü dünya dönmeye devam ettikçe rakiplerin olması ve taklit edilinmesi kaçınılmaz bir gerçektir. 

Bir de rakibin yarattığı ürünü takit ederek daha uygun fiyata tüketiciye sunmak vardır. Bu teoriyi ortaya atan isimler: W. Chan Kim ve Renee Mauborgne'dir. Bu iki isim esas farklılaşmanın zaten var olanı iyileştirmek yerine yeni pazarlar yaratmak olduğunu iddia ederler. (Mavi Okyanus Stratejisi) Kim ve Mauborgne'a göre, bugünkü bollukla başa çıkabilmek için mevcut pazarı ve onun koşullarını değil, tüketiciye hiç sunulmamış teklifleri bulmaya çalışmamız daha uzun süreli ve önemli bir rekabet üstünlüğü yaratacaktır. 

Mevcut pazarda siz de rakipleriniz gibi aynı koşullar altında rekabet edebilir, ya da kendi koşullarınızı yaratbilirsiniz. Yeni bir pazar, yeni bir ürün ve yeni bir hiz geliştirebilirsiniz. Böylece hem rakiplerinizden sıyrılmış, hem de yeni bir pazar yaratmış olursunuz ve kim bilir belki de kısa yoldan zengin olmanın kapılarını açarsınız. Rakiplerinizin yaptıklarını takit etmek yerine hiç yapılmamış birşey yaparak taklit edilen olabilirsiniz. (Ancak başarılı olanlar taklit edilir)

• Rekabeti taklit ederek rekabet etmek yerine rekabeti anlamsız kılacak yeni yaklaşımlar geliştirmeye veya
• Müşterilerin “gönüllü olarak” daha fazla para ödemeyi kabul edecekleri bir marka olmaya veya
• “Ya farklılaş ya ucuza sat” denklemini alt üst edecek, hem farklılığı hem de düşük maliyeti birlikte yakalamanın yaratıcı yollarını bulmaya çalışmalıyız.

Rekabetten uzak durmak ve takit etmeden ayakta kalabilmek elbette ki oldukça zor ama asıl değerli olan da bu oluyor. İnanın ki çabanıza değecektir.

Rekabet her ne kadar markalar için oldukça yorucu ve yıpratıcı bir süreç olsa da bunun asıl ekmeğini yiyen tüketiciler olmaktadır. Yoğun rekabet ortamında düşen fiyat etiketleri tüketicinin gücünü arttırır. Yoğun indirimlerle karşılaşan tüketici belki de bu rekabet sayesinde normal fiyatları ile alamayacağı ürünleri %70 lere varan indirimlerle satın alma şansı yakalar. Elbette ülkeyi yönetenler açısından da duruma bakıldığında rekabet piyasa canlılığını daima sürdürür ve pazarı hızlandırır. Ancak meseleye girişimci açısından baktığınızda durum içler acısıdır. Onca emek, onca uğraş, onca umut sonrasında kat edilen yol hiç de dışarıdan görüldüğü gibi şaşalı-görkemli değildir. Bugün fiyatların düşmesinden, acımasız rekabetten, yatırımların geri dönüş süresinin uzamasından yakınmayan işletme yoktur.

Fakat bütün bu yakınmalara rağmen bu girişimciler-yöneticiler dönüp dolaşıp başarılı olan rakibi taklit etmekte ısrar ediyorlar. Başarılı olanın aynısını yapmakla kendilerinin de başarılı olacağını düşünüyorlar, ama bunu yaparak hem kendileri hem de rakipleri için Gause’un deneyindeki gibi daha zor bir hayatın koşullarını yaratıyorlar. Her pazarın sınırlı sayıda müşterisi olduğunu ve bu müşterilerin kısıtlı bütçesinin sadece pazardaki bir iki markayı besleyebileceğini unutuyorlar.

Galiba taklit etmek insan doğasına çok uygun bir davranış. Taklit etmek kolayımıza geliyor. Taklit ettiğimiz zaman içimizde dayanılmaz bir hafiflik hissediyoruz.  (Milan Kundera) Aklımız farklılaşma kavramını hazmetmekte zorlanıyor. Gözle görünen somut bir başarıyı taklit etmeyi tercih ediyoruz. Farklı bir şey yapmak, sürüden ayrılmak bizim doğamıza ters geliyor olabilir. Fotokopi makinesinden çıkmış gibi birbirinin aynı hizmet, ürün ve marka ile dolu bir dünyada yaşıyoruz. (Jean Baudrillard, Xeroxed World)

Bu ezberi bozmamız lazım:  Rakibin yaptığını yapmak -kısa dönemde geçici bir başarı sağlasa da-  sonunda emek, zaman ve para kaybettirir. Acaba ne yapsak da farklılaşmanın olmazsa olmaz bir kavram olduğunu, patronlara-yöneticilere öğretsek?

Kaynaklar: 

16 Şubat 2016 Salı

Gurmania ''Gerçekten Lezzetli''

Bugün Eminönün'nde dolaşırken çok güzel bir yer keşfettim. Dükkanının yanından geçerken vitrindeki berlinerleri görünce dayanamadık ve anneme denemesi için hemen bir tane almak istedim. Benim çoğu yaşıtımın aksine tatlıyla aram olmadığı için kendime almamaya kararlıydım. 

Annemin berlinerinden bir parça ağzıma atar atmaz geri döndüm:) Gerçekten tadı damağımda kaldı diyebilirim. Gurmania isim olarakta çok hoşuma gitti. Web siteleri: http://www.gurmania.com.tr/ Henüz denememiş olaranlara ve hatta özellikle benim gibi tatlıyla arası olmayanlara kesinlikle öneriyorum. Çalışanlar da inanılmaz güleryüzlülerdi. Öte yandan Türkiye'de bu kadar yozlaşma varken bu tip markaların oluşturulması ve yerli malının pazarlanması noktasında inanılmaz bir gurur duyuyorum. Online kataloglarına da buradan ulaşabilirsiniz: http://www.gurmania.com.tr/onlinekatalogg/index.php

İnternet sitelerine girdikten sonra berliner dışında denemek istediğim daha bir çok lezzetli yiyecek olduğunu gördüm. Anadolu yakasında oturan biri olarak vapura binip Eminönü'ne geçmek hiç gözümde büyümüyor. İnanın ki buna değer. Öte yandan Eminönü'nün o kalabalığı, dükkanları, güleryüzlü halkı ve esnafı beni her zaman mutlu etmiştir.

Eminönün'nden uzakta olanlara söylüyorum: Merak etmeyin çok yakında Gurmania muhtemelen her yerde olacak. İşinizi iyi yaparsanız sizde bir gün böyle hiçbir ücret ödemeden müşterilerinizden övgü yazıalrı alabilirsiniz. 

Denemek isteyenler: Tahmis Cad. No:40, Eminönü/İSTANBUL

9 Şubat 2016 Salı

CEO Olmak

CEO (Chief Executive Officer)'nun tanımına baktığımızda temel olarak ''hedefleri gerçekleştirmek, kurallara uymak, yönetmek, yarını planlamak ve en önemlisi de hesap vermek'' tanımlarını görürüz. CEO tüm bu tanımlamaların içinde yöneticilerin de yöneticisidir. Çünkü tüm işleyiş, sistem ve hesaplamalardan birincil olarak sorumlu tutulan kişidir. 
CEO bütün bu sorumluluklarının dışında şirketi mutlaka kâr ettirmelidir. Ancak bu sorumluluk biraz bencilce tanımlanmıştır. Çünkü şirketlerin esas var oluş sebebi 'sadece' kar etmek olmamalıdır. Eğer işinizi doğru yaparsanız kar etmemeniz için bir neden olmayacaktır. Bu yüzden de CEO'nun da şirketteki tüm çalışanlar gibi esas amacı kar etmekten çok 'işini doğru yapmak' olmalıdır. Kar etmek tanımı da çoğunlukla yanlış bilinmektedir. Bu konuya doğru bir bakış açısı kazandırmak adına kar etmek tanımlanmalıdır. Kar etmek; şirketin belli bir değer çerçevesinde satarak elde ettiği fiyat üzerinden maliyetlerini karşıladıktan sonra elinde kalan meblağdır. Bu meblağya kar adı verilir. Fakat günümüzde özellikle yakından takip ettiğim için FMCG sektöründen örnek vermek gerekirse çok fazla rakibiniz olduğu için söz konusu karın büyük bir bölümünü rakiplerinizle daha sıkı rekabet edebilmek adına harcamak zorunda kalıyorsunuz. Reklam maliyetleri, dış cephe giydirmeleri, fuarlar, çalışan memnuniyeti gibi önemli gider kalemlerine sahip oluyorsunuz. Bütün bunlar elde edilen kardan karşılanmalıdır. Şirket hiçbir zaman söz konusu reklam maliyetlerini karşılamak adına ürün kalitesinden düşürmeyi aklına bile getirmemelidir. Böyle bir durumda ciddi anlamda prestij kaybı yaşayabileceğini unutmamalıdır.
Şirketlerin sadece kar etmek için var olduğunu düşünmek negatif bir tutum olacaktır. Şirketler ürettikleri ya da sattıkları (veya iretip-sattıkları) ürünlere değer yaratırlar. Gidip herhangi bir yerde, reklamını hiç görmediğiniz, arkadaşlarınızdan hiç duymadığınız (WOM) bir yerde kahve içip oraya 15 TL ödemek size çok fazla gelirken, Starbucks gibi bir yerde oturup, oranın bildiğiniz atmosferinde soluklanırken ödediğiniz 15 TL çok gelmeyecektir. Bu değeri yaratan marka ve siz oluyorsunuz. Markalar 'insanlarda oluşturdukları duygular ölçütünde değerlidir.'
Günümüzde sadece kar etmeye odaklanan şirketler batmanın eşiğine kolaylıkla gelebiliyor. Önceliklerinin 'para olmaması gerektiğini' anlamış duruma gelen bazı şirketler ise gün be gün değerlerine değer katarak büyümeye devam ediyorlar. İster küçük ister büyük olsun, hiçbir şirketin varlık sebebi sadece sahiplerinin menfaatini kollamak olamaz, olmamalıdır.
Şirketler daima birer değer ortaklarıi birer aracılardır. Esas müşteriye ürünü ulaştıran, ürünün son haline gelmesini sağlayan, ambalajıyla, paketlenmesiyle, pazarlanmasıyla, reklamının yapılmasıyla, anlatımıyla, ürün yerleştirilmesine kadar pek çok paydaş üründen birebir sorumludur. Bu ekip içerisine çalışanlar, tedarikçiler, bayiler gibi pek çok üye dahil edilebilir. Şirket kar ederken, çalışanlarına, tedarikçilerine, bayilerine de iş imkanı sağlar. Bazı şirketler belli bir çalışan kesimine yıl sonu kar payı ya da prim şeklinde de ödeme yapar. Bu noktada büyük şirketlerin hitap ettikleri sektöre, kamuoyuna ve hatta ülkelerine dahi sorumlulukları olduğunu söyleyebiliriz.
Yaptığım araştırmalar bir süre önceye kadar CEO'ların finans kökenli olmalarının 'CEO olmalarında tercih sebebi olabileceğini' gösterse de bir süre önce bu inanış tamamen değişti diyebiliriz. Artık şirketler yalnızca çok fazla kar etmeye odaklanmıyor. Artık 'nasıl daha uzun süre kalıcı olabiliriz?' sorusu gündeme geliyor. Değişen ve dar boğaza girmeye meilli ekonomiler için bu inanış daha fazla çünkü artık şirketlerin kar etmekten çok 'değer yaratmaya' odaklanması şart. Bu düşünceyle beraber CEO'ların profilleri de değişmiş durumda. 2008'de girdiğimiz finansal kriz sonrasında bir çok CEO yönettikleri şirketleri iflas noktasına sürükledi ve görevlerini bıraktı. Sonradan bu krizin baş sorumlularının söz konusu işte bu CEO'lar olduğu ortaya çıktı.
Artık CEO'lardan 'ilham vermeleri' bekleniyor... Çalışan bağlılığını arttırmaya yönelik stratejiler geliştirmek her ne kadar İK gibi departmanların görevi olması gerekiyorsa da, artık CEO'lardan gerçekten iyi liderlik vasıflarına sahip, şaffaf, iletişim yeteneği çok güçlü, özgüven sahibi, empatik ve özellikle seyahat, uzun saatler çalışmak gibi konualrda 'esnek' olmaları bekleniyor. Bu profildeki tüm özellikleri toplandığınızda da karşınıza benim ve diğer meslektaşlarım gibi bir 'pazarlamacı' profili çıkıyor. Bugün iyi bir CEO olmak istiyorsanız mutlaka bir pazarlama kökeninin olması gerektiği vurgusu yapılıyor.
Peki niçin özellikle pazarlama? Çünkü pazarlamanın iç dinamikleri tüm paydaşların çıkarlarını gözetir. Bu dinamiklertüm paydaşların karını ve değerini maksimize etmeyi hedefler. Dolayısıyla daima 'daha iyiyi nasıl yapabiliriz?', 'kar ederken değerimizi nasıl maksimize edebiliriz' mantığı devrededir. Bu anlayış çerçevesinde CEO, şirketin sürdürülebilirliğini sağlamak üzere hem iç hem de dış dünyayı doğru anlayıp yorumlamaktan sorumlu tutulur. CEO’lar sadece yönettikleri şirketten değil, şirketin ilişkiye girdiği paydaşlara karşı da doğrudan sorumludurlar. CEO'ların yönetiikleri şirketler mutlaka yalnızca bugün kar etmeyi değil, uzun süre yaşamını sürdürmeyi ve yarın atacağı adımları da mutlaka planlamakla sorumludurlar. 
Şirketin varlık sebebine bu açıdan yaklaşınca, şirket yönetimi  “kâr merkezli” olmaktan çok “değer merkezli” olmak zorunda kalır. Değer merkezli bir anlayışta da kârlılık da çok önemliyken aynı zamanda da şirketin ve şirketin içinde bulunduğu ekosistemin refahı kârlılıktan önce gelir. 
Bugün yüksek karizmasıyla insanları peşinden sürükleyecek CEO'lardan çok, enerjisiyle insanalrı etkileyen, ikna kabiliyeti yüksek, ilham veren, sonuç odaklı, iletişimci CEO'lar rağbet görüyor. Yeni CEO'ların odak noktası para değil 'insan' olaca ve mutlaka pazarlama kökenli olmaları tercih nedeni olacak. Örnek vermek gerekirse rahatlıkla Apple için Steve Jobs ve Nike için de Phil Knight verilebilir. Gelecek odaklı olmak ve enerjiden bahsetmişken bu iki ismin CEO'lardan beklenenlerle ne kadar örtüştüğünü görmek mümkün. İyi bir CEO olmak 'para odaklı olmak' demek değildir.
Elbette ki her pazarlamacı CEO olabilir diyemeyiz. Ancak işini doğru yapan, gelecek odaklı, değer yaratan ve işleyişi farkında olan gerçek bir pazarlamacı yarının CEO'su olabilir. Yeni nesil CEO'lardan biri olmak için yeni nesil pazarlama anlayışını kavramış ve şirketi de dahil tüm paydaşlarının yararına çalışan 'değer odaklı' bir anlayışa sahip olmalıdır.
  • Kaynak: http://www.temelaksoy.com/ceonun-gorevi-nedir/
  • https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0cra_kurulu_ba%C5%9Fkan%C4%B1

2 Şubat 2016 Salı

Görmek İle Bakmak Arasındaki Fark

Küçüklüğümden beri annemin bana söylediği sözlerden biri buydu. ''Görmek ile bakmak arasında çok önemli bir fark vardır. Bir şeyin önünden geçebilirsin, yanından yürüyebilirsin. O şeye bakabilirsin, ama görmek istiyorsan daha dikkatli bakmalısın.'' İşte bu söz hep dışarıda öylesine yürüyüş yaparken bile aklıma gelir. Eğer ''görmek'' istiyorsam daha dikkatli bakarım.

Şimdilerde bu söylediğimi mülakatlarda kullanıyorlar. İçeriye girdiğinizde İK personeli size ''Arkanızdaki duvarın rengi nedir?'' diye sorabiliyor mesela. Eğer soruyu cevaplamadan önce arkanızı döner ve duvarın rengine bakarsanız bu olumlu algılanmayabiliyor. Onun yerine sizin her an dikkat seviyenizin ölçülebileceğini düşünerek etrafa daha dikkatli bakıp ''görmekte'' fayda var.

Görmek... Marka yaratırken işitmek ve hissetmekten daha önemli olan duyumuz görmektir. En az ses (duymak) kadar önemlidir. Yalnızda kulaklara hitap eden bir marka yaratmaktansa yalnızca gözlere hitap eden bir marka yaratabilirsiniz. Muhtemelen çok daha fazla dikkat çekersiniz. Görsel iletişim de tam da bu sırada devreye giriyor. Markanız müşterilerine vaadini mutlaka görsel biçimde dile getirmelidir.Ancak ve ancak bu şekilde gerçekten 'ikna edici' olabilir. Hani derler ya ''Gözümle görmediğime inanmam'' diye. O söz şimdi ne kadar anlamlı geliyor öyle değil mi? İnsan beyni ikna olmak için yaratılmıştır. Bunun içinde gözümüzle görebileceğimiz somut değerlere ihtiyaç duyarız. Hislerimizi dahi görmezden gelebiliriz. 

Belki yerinde bir örnek olmayabilir ama bir eş diğerini aldattığında, aldatılan eş bir avukata gittiğinde de bu soru sorulacaktır. ''Gözünüzle gördünüz mü?'' Belki de tüm bunlar birer kuruntudur. Ancak hisler çok yüksek oranda doğruyu anlamamızı sağlayacak bile olsa onlara güvenmeyiz. ''Gözümüzle görmeyi seçeriz.'' Görmediklerimizi de ''yokmuş gibi farzederiz.''

İlk insanları anımsayalım. Ozamanlar dahi iletişim vardı. Nasıl mı? Mağara duvarlarını çizilen resimleri düşünün. Yine görsellik. Yine''görmek''. Çünkü en kolay ve akılda kalıcı olan iletişim bu ve aslında ilk insanlar bunu farkına varmışlardı bile... İnsan gözü saniyeden bile çok daha kısa bir süre içerisinde gördüğü resmi anlamlandırabilir. Tepki verir ve düşünür. Beyin bu üstün özelliği sayesinde tehditleri de anlayabilir ve kendini korur. Refleks de tam da bu noktada kendini gösterir. Ani olaylara verdiğimiz ani tepkilere refleks diyoruz. Beynimiz bizden hep bir kaç adım sonrasını düşünme yetisine sahiptir. Refleksler sayesinde bir çok kaza önlenebiliyor. Alt beyin tüm bu tehditler ile uğraşırken, üst beynin ise gördüklerini anlamlandırabilmesi için biraz daha uzun bir zamana ihtiyacı vardır.

Peki burada bahsettiğimiz kısa zaman olgusu kimin işine yarar? Tabi ki görsel iletişim uzmanlarının! Son dönemde git gide niçin görsel özellikleri yoğun olan paylaşımların özellikle Twitter'da daha fazla rt edildiğini biliyor musunuz? İşte bu anlattığımız görsel tutkunluğu şimdilerde markaların ''Nasıl daha etkili reklam yapar ve daha çok kişiye ulaşırız?'' ve hatta ''kısa ve etkili bir paylaşımda nelere dikkat etmeliyiz'' sorularına ışık tutuyor. Cevap veriyorum markalar! Görsel kullanın. Bol bol görsel, kısa kısa videolar ekleyin. Mesajınız mümkünse saniyeler içerisinde verilebilecek cinsten olsun. Videolar renkli ve ilgi çekici olmalı. Hitap ettiğiniz yaş grubuna dikkat edin. Özellikle, X, Y,Z kuşakları hakkında daha çok bilgiye sahip olun. Herkese aynı şekilde ulaşamazsınız.

Trafik işaretleri de ulusal değil mi? Dünyanın her yerinde aynı anlama gelen bu renkler görselliğin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlatıyor. Örneğin bir bilginin daha fazla akılda kalıcı olmasını istiyorsanız o bilgiye görsel unsurlar ekleyin.Youtube, Facebook, Twitter, Instagram, Pinterest gibi platformlar sayesinde, bizden önceki hiç bir neslin görmediği kadar fazla sayıda ve çeşitte görselliğe ulaşıyoruz her gün. Dünya kaçınılmaz olarak her geçen gün daha görsel bir yer haline geliyor. Küreselleşmeyle birlikte aslında bir nevi aynılaşıyoruz.

Gestalt kuramına göre insan, bir görselin unsurlarını tek tek değil, anlamlı bir ilişkiler bütünü içinde algılar. İnsan zihni, bütünü oluşturan parçaları görürken, aralarındaki ilişkiyi de kurgular. İnsan, gördüklerini –kendisi için- en anlamlı biçime dönüştürme eğilimindedir. (Pragnanz yasası) Bir insanın suratına baktığımızda, gördüğümüz ayrı ayrı organlar değil, bütün bir yüzdür. Örneğin sağldaki resime bakın. Bu resimde görünen nesnenin ne olduğu sorulduğunda birçok kişi “otomobil” diyecektir fakat bu bir otomobil değildir. Eğer objektif olmak gerekirse bu bir otomobilin ön tarafıdır, ona “otomobil” dememizin sebebi pragnanzdır. Beynimiz otomatik olarak otomobilin geri kalanını tamamlayacak ve bunun bir otomobil olduğuna karar verecektir. Eğer beyninizin pragnanz safhasını atlatıp orijinal bir düşünce meydana getirmeyi denerseniz resmin devamına bir uçak, bir tren, bir kamyonet, bir tır, bir limuzin… arkası çizmeniz mümkün. Fakat bunun yerine en muhtemel olan otomobil ile tamamlanarak beyniniz bu çok küçük krizi pragnanz ile atlatmış olur.

Görselliğe dikkat eden ve bu anlamda tutarlı olan markalar daha kalıcı olacaktır. Her markanın kendi görsel dili olmalıdır ve bu dile bağlı kalınmalıdır. Chanel, bir parfümün kokusunun şişesinden belli olduğunu ileri sürer. Marka yönetmek görselliğin önemlini kavramak ve görselliğe bütün ögelerden daha çok dikkat etmek demektir. Bu özellik aslında bir nevi de sanatçı olmayı gerektirir. Markalar unutulmamalı ki taşıdıkları misyon ve vizyonu ilk önce tüketici ile bu görsellik üzerinden buluşturacaklardır. Marka görselliği ile vaadlerini karşılar nitelikte olmalıdır.

Annemin de dediği gibi. ''Görmek istiyorsan daha dikkatli bakmalı ve baktığın şey üzerinde düşünmelisin.''


12 Ocak 2016 Salı

Markalar İnsan Olsaydı





Sene artık 2016... Şimdilerde insanlar ellerinden akıllı telefonları bir an olsun eksik etmiyorlar. Sürekli meşguller. Sürekli yapacak işleri var. Facebooktan beğenecek fotoğrafları var. Mutlaka her gün bir fotoğraf altına yer bildirimi de yapmaları gerekiyor mesela. Biraz daha cool görünmek isteyenleri haberleri okuyor. Twitter'da kim ne yazmış diye merak ediyor...

Renkli Google.. En sevdiğim!:)
İnsanlar bir nevi dikkatsizleşti artık. Önüne çıkan trafik ışığını dikkat edemez boyutlara geldi bu telefon sevdası. Çünkü yürürken, başkalarıyla sohbet ederken, tv izlerken, tuvalette dahi merak ediyor, ''Acaba Gamze yeni çıktığı ile fotoğraf paylaştı mı, dur bir kontrol edeyim'' diyor içinden. Telefon ellerden bir türlü düşmüyor.

Hal böyle iken markalar da insanların dikkatini çekebilmek için daha fazla ''mobilleşmeye'' başladılar. Özellikle Y kuşağından sonra gelen her bireyin dikkatini çekmek hayli zorlaşmıştı. Artık 90'lardaki gibi, 2000'lerdeki gibi TV'ye ilgi çekici bir reklam koyarım, bir de üzerine indirim yaptık mı oldu bu iş havasında değildi ajanslar. İnce eleyip sık dokumak zorundaydı. Çünkü artık markanın bir kişiliği, bir vaadi vardı. Marka neredeyse bir insan olmuştu. Duyguları vardı, düşünceleri vardı, çağrışımları vardı. Bir hissi, bir anlamı vardı markanın artık. Marka öyle rafta duran, duygusuz bir varlık değildi. Artık markaları 'insanlaştırsak nasıl görünür' sorusuna çözüm bulmak mümkündü.
Facebook epey yakışıklı olmuş ne dersiniz?:)
Bu konuyla alakalı aklıma gelen ilk anı Bölüm başkanımız Prof. Dr. F.Müge ARSLAN ile birlikte sınıfça Landor Ajansına gittiğimiz zaman bize sorulan soru oldu. Bizlere ''Eğer bir marka olmak isteseydiniz ne olurdunuz ve neden?'' şeklinde bir soru sorulmuştu. O zaman bu sorunun önemini tam olarak kavrayamamıştım. Aslında basitti. Markaların bir kişiliği vardı ve bize sorulan soru da kendi kişiliğimizi hangi markaya daha yakın bulduğumuz yönündeydi. Ben hiçbir markaya yakın bulmadığımı söylemiştim. Sınıfta tek bunu söyleyen bendim. Cevabım hazırdı... ''Çünkü her marka doğar, büyür ve ölür...'' Hiçbir marka sonsuza dek yaşayamaz. Ancak fikirlerimiz kalır. Bu yüzden ben insanların da birer marka olduğunu düşünüyorum. Bunun için illa ki çok bilindik ve şöhretli biri olmanıza, konserler yapmanıza ya da çok iyi bir oyuncu olmanıza gerek yok. Şimdilerde mobil ağlarla birlikte herkes ilginç paylaşımlar yaparak, Twitter'da ilgi çekici yazılar yazarak birden fenomen olabiliyorlar. Bu arada fenomen nedir? 

Sözlükte "fenomen" ne demek?

Hayranlık uyandıracak kadar dikkat çekici olan şey veya kişi. Son zamanlarda halk arasında kullanımı oldukça yaygınlaşan bu ifadenin kullanımına örnek olarak "İnternet fenomeni" ' ni verebiliriz. Bu ifade bahsedilen olgunun internette herkes tarafından takip edilmesini, hayranlık uyandırdığını ve meşhur oluşunu  anlatmaktadır.
Kaynak: http://fenomen.nedir.com/#ixzz3xyAiGdgs
Peki markalar gerçekten insan olsaydı nasıl görünürlerdi? Bununla alakalı yapılmış bir çalışma işte bu merak dolu sorunun cevabını verir nitelikte. 

Tumblr'ı çok cool buldum. Pinterest de oldukça benzemiş.
Explorer tarzsın!


Peki siz hiç markanız bir insan olsa nasıl biri olurdu diye düşündünüz mü?

Eğer bu soruyu kendi markanız için sormuyorsanız markanızın gerçekte bir kişiliği yok demektir. Doğal olarak kişiliği olmayan bir markanın kimliğinin ve imajının da olmasını düşünemezsiniz. Ayrıca bütün bunlarda hali hazırda yoksa markanızın hedef kitlesini ve pazarlama stratejilerini doğru biçimde oluşturmak mümkün olmayabilir. Büyük düşünür ve Müge hocamın en sevdiği yazar; P. Kotler'e göre bir marka: nitelikler, değerler, faydalar ve kişilik şeklinde dört temele dayalı olarak müşteriye ulaşır. Eğer kişiliği olmayan bir markaya sahipseniz, temeldeki en önemli unsur yoktur. Markanız buna bağlı biçimde gelişecek tüm faaliyetlerden de mahrum kalacaktır.

Marka Kişiliği Nasıl Oluşturulur?


Tam bir Instagram!
Öncelikle Müge hocamın sürekli altını çizdiği önemli bir husus var ki o ''Marka kişiliği, marka kimliği ile aynı şey değildir'' derdi. Marka kimliği: Markanın yönelimi ve amacını belirlemeye yardımcı kaynaklardır. Marka kimliği aynı zamanda tüketicilerin zihninde marka ile bağlantılı olarak beliren her türlü çağrışımlardan oluşur. Markanıza ait vizyon, müsyon, imaj, kişilik gibi kavramlar marka kimliği çatısı altında bulunan kavramlardır.
Marka kişiliği ise; Markanın tüketici tarafından etkileyici, güvenilir, eğlenceli, aktif, komik, entellektüel vs algılanmasını gösterir. (Kısacası markanın insan benzeri 'kişilik' özelliklerini gösterir.)

Twitter oldukça hızlı.

Marka Kişiliğinin 5 Temel Boyutu

Modern pazarlamada marka kişiliği 5 temel boyutta inceleniyor.
  • Samimiyet: mütevazı, sağlam, dürüst, güleryüzlü
  • Coşku: cesur, heyecanlı, kışkırtıcı, güncel, yaratıcı
  • Ustalık: zeki, güvenilir, başarılı
  • Seçkinlik: etkileyici, üst düzey
  • Sertlik: sert ve dışsal
Bir marka yukarıda bahsettiğimiz kişilik özelliklerinden sadece birine ait belirtiler taşıyabilirken, birden fazla özelliğe de sahip olabilir. Örneğin; Harley Davidson sert ve dışsal bir özelliğe sahipken aynı zamanda cesur ve heyecanlı bir marka olarak algılanabilir. Aynı bakış açısıyla Apple’ın hem ustalık, hem de seçkinlik boyutuna ilişkin özellikler taşıdığını söyleyebiliriz.
Linkedin oldukça ciddi
Oluşturulan marka kişiliği akılda kalıcı reklam kampanyaları oluşturmak amacıyla ünlülerle de özdeşleştirilebilir. Spor ayakkabı markalarının futbolcuları ya da basketbolcuları reklam yüzü olarak seçmesi gibi. Ya da yeni doğum yapmış bir mankenin bir moda markası tarafından tercih edilmesi gibi.

Marka kişiliği nasıl oluşturulur?

Marka kişiliği 4 adımlık bir strateji izlenmesi ile oluşturulur.
  1. Hedef kitleyi belirleme
  2. Tüketicinin ihtiyaç ve beğenilerini belirleme
  3. Tüketici kişiliği profili oluşturma
  4. Bu profile uygun bir marka kişiliği geliştirme
Marka kişiliğinizi oluşturduktan sonra tüm reklam faaliyetleriniz başta olmak üzere pazarlama stratejinizi bu kimlik üzerine oluşturabilirsiniz. Hatta markanızı bir ünlüyle özdeşleştirerek hedef kitlenizin aklında her zaman “Nike ayakkabısıyla potaya uzanan Micheal Jordan” gibi kalıcı bir yer edinebilirsiniz.
Kaynaklar:

22 Temmuz 2015 Çarşamba

B2B'de Marka Değerinin Önemi

B2b'de marka yaratmak denince aklımıza Microsoft, IBM, Siemens gibi markalar geliyor. Bu saydığımız markalar B2B dünyasının mihenk taşları haline gelmiştir. Marka değerleri her geçen gün biraz daha büyürken bir çok şirket bu markaların başarısının altında yatan sırları öğrenmek adına eğitimler, geziler, araştırmalarla sorularına cevap aramaktadır.

Markalamanın ne demek olduğuna dair bir çok tanımlama mevcuttur. Ancak ne olmadığına da açıklık getirmek gerekir. Markalama; insanların 'akılcı olmayan' kararlarla satın alma davranışı göstermesi demek değildir. Markalama; söz konusu ürün veya hizmetin 'yararları ve faydaları' etkin biçimde aktarabilen olgular bütünüdür. Markalama; sistemli ve akılcı bir ikna sürecidir. Tüketicilerin ihtiyaçları doğrultusunda ihtiyaç yaratılmış olan ürün grubunda satıl almanın 'markaladığımız ürün veya hizmetin' seçilmesiyle sonuçlandırılmasını amaçlar. Kısacası, eğer tüketici dondurma yemek istiyorsa, geçmiş deneyimlerine, çevresinin etkisine ve belki de ürüne yakınlığından (fiziksel veya duygusal) dolayı tercihini yarattığımız markadan yana kullanmasını sağlamaktır. Bu tercihin gerçekleşebilmesi ve 'ilk akla gelen, ilk tercih edilen' marka olmak adına şirketler gece gündüz tüketicileri etkileyebilmek adına yeni ve etkili, ilgi çekici tutundurma faaliyetleri geliştirmektedirler.

Markalama yukarıda anlattığımız gibi aslında temel olarak sıradan bir ürün veya hizmeti alıp, 'özelleştirmekten' geçer. Belki sizin için Cafe Crown'da içilen kahve ile Starbucks'ta içilen veya Cafe Nero'da içilen bir kahve arasında çok ciddi fark olabilir. Ancak işin özünde çok ciddi bir fark bulunmamaktadır. Farklı olan temel olgu, duygulardır. Duygular ve deneyimler bizlere 'ilk tercih edilecek ürün veya hizmetin' hangisi olacağına karar verdirir.

Markanın elle tutulup, gözle görülebilir özelliklerinin (marka ismi, logo, slogan, reklam, müzik, sembol) yanı sıra marka aslında bunun çok daha fazlasıdır. Marka bir değerdir. Marka aynı zamanda da bir vaaddir. Kimi markalar size 2 yıl garanti sunar, kimileri size üstün hizmet performansı alacağınızı belirtir. Kimileri ile 'mutluluğa kapak aç' der. Bu vaadde bulunan marka adına elbette ki farklı hisler besleriz. Çünkü insanlar psikolojik olarak daima garantide yaşamak isterler. 5 yıl sonra kullandığı ürünün modasının geçeceğinden çok, 5 yıllık garanti süresi insanları mutlu eder. Tüketicilere güven vermek markalamada en önemli unsurdur. Sigorta şirketleri de temelde bunu kullanarak para kazanırlar. Güven satarak kendinizi iyi hissettirirler. Ancak bu hizmet, sanılanın aksine kasko yaptırdığınız aracı içinde bulunduğunuz güven ve rahatlıktan dolayı daha az dikkat ederek kullanacağınız anlamına gelmiyor. Sanılanın aksine kasko yaptıran insanlar daha az kaza yapıyorlar. http://www.enuygun.com/bilgi/kaza-yapan-2-aractan-birinin-kaskosu-yok Bunun sebebi insanların yalnızca güvende hissetme ihtiyacıdır. Güvende, iyi ve rahat hisseden insanlar daha az stresli olmaktadır ve bu da kaza oranlarına doğrıdan yansıyor.

Markalama, karmaşıklığı azaltır. Bize yol gösterir. Bir çok araba markası belli temel duyguları vurgulayarak 'marka kişiliği' oluşturur. Bu kişiliği ürünü satın alacak tüketicilerin kişilikleriyle doğru orantılı olarak ilişkilendirir. İnsanlar kendi kişiliklerini yansıtabildiği ürünlere karşı daha sıcak kanlı ve daha yakın bir tutum sergilemeye meyillidir. Bu da markaların amaçlarından biridir. Ürünlerinin tüketicilerle duygusal bağ kurularak satılması bir makanın temel amaçları arasında yer almalıdır.

Markalama; ürün veya hizmetin 'bir bölümüne' yapılmaz. Markalama temelden başlar ve bitmez. Markalama süreci bitmeyen fakat, nerede başladığı belli olan bir süreçtir. Markalama, ürün veya hizmet fikrinin daha ilk kıvılcımları zihinde oluştuğu an başlamalı ve sistemli bir biçimde sürdürülmelidir.

Nasıl bir bebeğin yaşamaya hakkı varsa, bir markanında yaratılmaya hakkı vardır. Bir fikir, tüketicilerin bir sorununa, bir isteğine cevap verebilir. Birden bire vazgeçilmez bir ürün veya hizmet halini alabilir. Mark Zuckerberg Facebook'u yaratmadan önce hiç kimse Facebook'a ihtiyaç duymuyordu...

B2B'de Marka Değerinin Önemi

B2b'de marka değeri yaratmak, müşterilerin zihninde güçlü bir algı yaratıp, sistemli ve tutarlı biçimde bunu devam ettirmekten geçer. Bir markaya bir değer atfedebilmek için öncelikle markanın geçmişini bilmelisiniz. Markanın adının ve çağrışımlarının müşteri zihninde oluşturduğu değerleri bilmek, gelecek için temel bir öngörü yaratabilir. Logo, isim veya sloganın yanı sıra ürünün kalitesi, hizmetin güvenilirliliği ve maddi değeri gibi her şey insanların marka ile ilgili algılarını oluşturur. Ardından bir adım daha ileri gidip, marka değerine mali bir değerde eklenmelidir. En iyi reklam kampanyaları dahi, var olmayan bir şeyi sıfırdan yaratamaz. Eğer, bir şirket 'markalama' konusunu kavrayamamış, dış dünyaya uzak ise söz konusu şirketin derin etkiler bırakması neredeyse imkansızdır.

Müşteriler, şirketinizin sergilediği tutumu nasıl algılıyor? Temel sorulardan birisi de budur. Markalama, tutarlı ve açık olmalıdır. Kurum hedefi anlatılan bir dolu yazı çizi ve yanında tasarımcılara çizdirilen, bolca para akıtılan reklamlarla etkin bir marka yaratılamaz. Markalar hiçbir zaman durağan da olamazlar, daima gelişip, değişirler. Bu herşeyin olduğu gibi markaların da doğasında vardır. Elbette bu gelişim ve değişimi 'kendi haline' bırakmamalısınız. Eğer sürece müdehale etmezseniz, uzun soluklu başarılar elde etmek neredeyse imkansızlaşır.

B2b'de marka değeri yaratmak için tüm marka portföyü incelenerek marka gücünün belirlenmesi gerekmektedir. Markanın anlamını daha da derinlemesine anlayabilmek için bir araştırmaya da girişmek gereklidir ki, bu sonradan gelecekte oluşturmak istediğiniz marka değerine giden stratejileri yaratmanızı kolaylaştıracak ip uçları verecektir. Genelde şirketler bu tip araştırmaları 'daha objektif' olduğu gerekçesiyle profesyonel araştırma şirketlerine yaptırırlar ki bu aslında doğru bir karar olabilir.

Starbucks, Cafe Crown veya Cafe Nero'yu ele alalım. Aslında temelde bu 3 marka da aynı işi yapmaktadır. Ancak yaratıkları değerler farklıdır. Bu değer, onlara 'rekabet avantajı' sunmaktadır. Ancak günümüzde sahip oldukları marka niteliklerini yaptıkları her şeye işleyen markaların sayısı bir elin parmaklarını geçemiyor. Bunu başarabilmek adına gereken stratejileri daha sonraki yazımda paylaşmaya devam edeceğim.

Sevgiler,
Eda Demirden

Etiketler

2015 2016 4 saniye 7 unsur 7p affetmek Agresif stratejiler Ağızdan ağıza pazarlama Algı Algı yönetmek Alışveriş Alışveriş Merkezleri America Amerika Amerika nasıl Amerika oldu? Anadolu Efes analiz Anı yaşamak Apple Araştırma hedefi Araştırma Problemi araştırmak Araştırmanın künyesi Araştırmanın özeti Avusturalya Ayakkabı B2b Bağımlılık Bağlılık Bait bakmak Başak Değerli Başarı başarılı olmak Başarmak Berke Civan Berliner Bilgi bombardımanı Blog blogger BP Bu Tarz Benim Business Bütçe Bütünleşik pazarlama Bütünleşik Pazarlama İletişimi büyük etkiler bırakmak Cam ambalajlar Cam şişe Cem Çınlar CEO cesaret Ciddiyet ve disiplin Coca Cola content content marketing CRM CV çalışma hayatı Çevre Çevre kirliliği Çiçek çerçevesi Çocuk çözüm Çözüm üretmek Dağıtım Yar Doç Dr Selda ENE Daha güzel bir dünya Değer değişim deney Deneyim denge dengeli olmak Depresyon depresyonla başa çıkma Dersler digital dijital Dijital kampanya Dijital pazarlama Dijital pazarlamanın 5 temel taşı diş sağlığı duygu duygusal liderler Dünya Dünyanın en büyük markaları dürtü düşünür düzen Eleştiri Eminönü Empati Erdem Erdemli olmak Esir Eş zamanlı arama motoru Facebook fark fark yaratmak farklı olmak Farklılaşma Fayda Ferrari filickr Fiyat Formüller geçim Geneleneksel iletişim araçları Georgii Frantsevich Gouse Gerilla pazarlama Girişimci Giyim Google görmek Gurmania güçlü olmak Güven Güvenilirlik güzen Halil Erdoğmuş Hayal Hayatı kolaylaştırmak haz Hedef belirlemek Hitmet üreten hizmet Hoşgörü huzur IK Instagram içerik İçerik İçerik Moderatörü içerik pazarlaması ikna iknanın psikolojisi iletişim İletişim İletişim kirliliği ilham İlham İlişkiler imaj inanç indirim indirim yapmak indirimsiz markalar inovasyon İnovatif insan internet ipana İsim İsim hatırlayamama İsmi neydi? İstek istemek iş hayatı İşaret itibar iyilik izlenim jest kampanya kar etmek Karar karar almak Kares AVM karmaşa Kendimizi ifade etmek Kendini beğenmişlik Kevin Hogan kişilik Kitle KONUM KONUM TABANLI PAZARLAMA Konumlandırma Kuramsal Çerçeve Kurumsal yönetici küçük harf Kültür Lacoste Lc Waikiki leader lider LinkedIn Liste Listelemek Makale eleştirisi Maliyet Marka marka bilinirliliği marka değeri marka imajı marka inşası marka kişiliği Marka kültürü Marka Nedir? marka sadakati marka yaratmak Marka yönetimi Markalar markalarda bog kullanımı Marlboro Marmara Üniversitesi maske Medyada yer almanın artan maliyeti Medyanın çeşitlenmesi merak merak etmek Microsoft mimik Motive edici pazarlama msel pazarlama Mutlu olmak mutlu olmanın koşulları Mutlu olmanın yolları muzaffer şerif mücadele Müşteri müşteri ilişkileri Müşteri İlişkileri Müşteri İlişkileri Yönetimi müşteri memnuniyeti müşteri sadakati müşteri şikayetleri müşteriler Nasıl başarılı olunur Nestle Nike olumlu düşünmek Onedio Onel AVM Operasyonel pazarlama Ödev Ödevler ön yargı Önem ÖNERİM Özellikler Para para kazanmak Parekendeci Pazar Pazara uyum Pazarlama Pazarlama Araştırmaları Pazarlama Karması Pazarlama Kirliliği Pazarlama noktaları Pazarlama okuyanlar Pazarlama uzmanı Pazarlamanın P'leri people physical evidance Pinterest Place Plain pack Plastik atıklar PR Prestij Price Proaktif process Product Prof Dr Ahmet Ercan GEGEZ Prof Dr Fatma Müge ARSLAN Prof Dr Mert UYDACI Promotion psikoloji Radyo Rakip Red Bull rekabet Reklam Reklam ajansı Reklam Müziği Reklam önerisi Risk robert bosch Rus Rus kültürü Rusya Rusya pazarı sadakat sadık müşteri sağlık Samsung saniye Satış Satış temsilcisi Saygı Selfie Sembol Sevgi Sınavlar Sigara Simge Simple simülasyon Sistem sorulama sosyal sosyal girişimci Sosyal Medya Sosyal Medya Esiri Sosyal medya kampanyası taslakları Sosyal paylaşım Spor Starbucks Stiletto Strateji Stratejik pazarlama şans şansa inanmak şikayet şikayet yönetimi Şişe Şişeler takit etmek taklitçilik Tarihçe Tarz Tasarım Tatlı tatmin Televizyon Televizyon Reklamları Terim Tick Tock Boom Toptancı TREND tumblr Tutundurma tutundurma karması Tüketici Twitter uslup Ücret Üniversite Ünlü olmak Ürün Ürün çeşitliliği Ürün kalitesi Ürün yönetimi üyeler Vazgeçmek Vestel WOM Word of mouth Y nesli yaşam Yeni medya Yeni ürün geliştirme yeni yıl Yerli malı yorum yorum pazarlama yorumlar yönetici yönetmek Zafer Tanrıçası Zaman Zenginlik Ziyaret Ziyaretçiler